Yitik Desenin Peşinde – 3 Kurzweil Ateş Hattında

0

Teknolojik singularity kavramının ilk defa 1993 yılında, NASA’nın düzenlediği bir teknoloji sempozyumunda Vernor Vinge tarafından ortaya atıldığını ve Kurzweil’ın daha sonraları bu kavramın temsilcisi haline getirildiğini belirtmiştik. Kurzweil’ın teknolojik singularity, yani teknolojik tekillik kavramını zihinlere net olarak işlemek üzere bilgisayar teknolojisini 20.yüzyıldan başlayarak günümüze dek sürekli hız kazanan ve kesintisiz bir şekilde artan grafiklerle manipulatif bir şekilde dizayn ettiği de elde ettiğimiz çıkarımlarımız arasındaydı. Ayrıca durumun aslında bize gösterildiği gibi olmadığını, kesintisiz tekillik olgusunu beslemek ve buna halel getirmemek için tek parça olarak kurgulanan grafiklerin gerçekte birbirinden bağımsız ve kesik kesik bir biçimde uç uca eklenen S eğrileri şeklinde olduğunu da ortaya koymuştuk. Bu makalemizde ise konuya teknik manada daha derin bir şekilde eğilecek ve Kurzweil’ın teorisinin bilimsel bir teori değil, sağlam kurgulanmış bir manipulasyon olduğunu diğer bilimadamlarının da değerlendirmelerini ve yorumlarını da dikkate alarak açığa çıkaracağız.

 

Kurzweil’ın zihninin altındaki baklayı çıkarmasını sağlamak için ‘ateş hattına’ çekilmesi gerekmektedir. Ne demek ateş hattı? Savunduğu teorilerin teknik ve bilimsel altyapısını kendisi kadar iyi bilen, bilgi, tecrübe ve donanım temelinde bir eşdeğerlikle karşısına çıkabilecek ve sağlam eleştiriler yöneltebilecek kişilerle bir araya gelebileceği bir tartışma ortamıdır. Çünkü ancak böyle bir ortamda Kurzweil, üstünlüğü kaybetmemek adına heybesinde sakladığı turpları bir bir açığa çıkarmak zorunda kalacaktır.

 

Geniş çaplı bir araştırma yapıldığında görülecektir ki, böyle bir ateş hattı ortamı için en büyük aday, Springer yayınlarından 2012 yılında çıkan ve singularity’yi hem destekleyen hem de karşısında olup eleştiren bilimadamlarının makalelerinin derlendiği ‘Singularity Hipotezleri – Bilimsel ve Felsefik bir Değerlendirme’ (Singularity Hypotheses – A Scientific and Philosophical Assessment) adlı kitaptır:

Bu noktada neden bu kitabın seçildiği ile ilgili biraz bilgi vermek faydalı olacaktır. Öncelikle Springer yayınları, diğer yayınevlerinden farklı olarak sadece bilimsel yayımların bir araya getirilmesiyle oluşturulan kitapları basar; bu da bir kitabı genelde sadece bir kişi değil birçok kişinin yazması ve bir kişi yazsa bile içeriği kontrol eden editörlerin hepsinin konusunun uzmanı bilimadamları olması demektir. Bu durumuyla Springer, dünyada otorite konumundadır; gelişmiş teknolojiler ve bilimsel yenilikler, bunları halka arz ederek pratik hale getiren mühendislik dünyasına bile bu yayınevinin bilimsel makale yayımlarından seneler sonra yenilik olarak düşer, böyle güçlü bir yön belirleyiciliği vardır. Bu kitap da akademik manada, singularity kavramını destekleyen ve karşı çıkan bilimadamlarının birbirlerine eleştirel argümanlarla makalelerini sunduğu ilk ve tek kaynak olması babında bizim için önemlidir ve de Kurzweil’ın da ‘dahil olmak zorunda kaldığı’ bir ‘ateş hattı’dır. Neden böyle bir ateş hattına dahil olmak zorunda kalmıştır? Çünkü eleştirel makalelerden birisi, tam da Kurzweil’ın sıklet merkezini hedef alarak başarıyla vurmuş, kendisi de bu saldırıyı bertaraf etmek için tüm bilgisini ve tecrübesini kullanarak karşı koymaya çalışmıştır.

 

Kitap, 4 ana kısım altında toplam 20 makaleden oluşmaktadır; bizi ilgilendiren kısım ise içinde 6 adet eleştirel makalenin bulunduğu 4. ve son bölümdür. Bu 6 adet makaleyi daha içeriklerine bakmadan şekil olarak incelediğimizde, bize hangi makalenin Kurzweil’ı en etkili bir biçimde sarstığı hakkında ipuçları ortaya çıkmaktadır. Singularity’yi eleştiren 6 makelenin 4 tanesine Vernor Vinge değerlendirme yorumu yapmıştır ve aslında bu yorumlar tek başına makale olarak değerlendirilemez; bunlar genelde birkaç cümlelik, yarım sayfayı geçmeyen değerlendirmelerdir. Ama önemli olan durum şudur ki, en fazla yorumu da 4/6 oranıyla Vernor Vinge yapmıştır, yani singularity’yi eleştirenlere karşı savunma durumunda en güçlü duran adam sanki kendisiymiş gibi bir izlenim oluşmaktadır. Kurzweil ise sadece tek bir singularity karşıtı makaleye karşı bir makale yazmıştır ama bu cevap, 6 makaledeki singularity savunucularının cevap makaleleri arasındaki en kapsamlısı, en uzunu ve en fazla emek sarf edilenidir; 5,5 sayfadır. Sadece bu bulgulardan bile Kurzweil’ı 5,5 sayfa yazmaya zorlayacak kadar savunmaya geçmeye zorlayan bu makalenin, sıklet merkezini tam olarak ortaya çıkardığı sonucuna rahatlıkla varılabilir.

 

Bu makale, fizikçi ve futurist Theodore Modis’in kaleme aldığı ‘Singularity Neden Geçekleşemez?’ (Why the Singularity Cannot Happen) isimli makaledir. Öncelikle S eğrileri ile daha kapsamlı bilgi ve örnekler sunduktan sonra Modis’in bu makalesini ve Kurzweil’ın karşı makalesini inceleyecek; daha sonra da bu ikisini öne sürdükleri fikirlere göre karşılaştıracak ve hangisinin bilime, hangisinin manipulasyona daha yakın olduğunu değerlendireceğiz.

 

Modis’in genel argümanı ve makalesinin belkemiği ‘S eğrileri’ kavramının üzerine oturtulmuştur. Hatırlanacağı üzere bir önceki yazımızda S eğrilerinden bahsetmiştik. S eğrileri tüm biyolojik yaşam formlarının doğum-büyüme-ölüm evrelerinde, av-avcı ilişkisi gibi farklı hayvan türlerinin bir arada yaşadığı habitatlarda polülasyonların genişleme ve daralma fonksiyonlarıyla dengeye ulaşma süreçlerinde, tıp bilimlerinde salgın hastalıkların yayılma modellerinin açıklanmasında, bir teknolojinin, haberin veya skandalın insan toplulukları arasında yayılmasında, yeni bir ekonomik veya politik modelin milletlerin üzerinde hakim olma süreçlerinde, kısacası yaşamın her alanındaki temel fonksiyonlarda kendini göstermektedir.

 

S eğrilerinin temelinde yaşam döngüsü vardır ve biyolojide yaşam döngüsü, çan eğrisi denilen grafikle tarif edilmektedir. Bu grafikte esas fikir büyüme yani gelişme oranıdır. Doğumda büyüme oranı görüleceği üzere yavaş, gelişim evresinde yüksek, olgunluk evresinde hareketsiz ve sabit, yaşlılık evresinde artık tersine yönde ilerleme hızı yüksek, ölümde ise yine bu tersine hız azalarak yok olmaktadır.

S eğrisi ise, yaşam döngüsünde en baştaki doğum anından itibaren kapsanan kısımların üst üste eklenerek kümülatif bir biçimde temsil edilmesiyle oluşmaktadır. Çan eğrisinde mantık büyüme ve gelişme oranı iken burda mantık, en baştan itibaren tüm gelişimlerin üst üste eklenmesidir.

Bu tanımlamalardan sonra farklı alanlardan birtakım örnekler aşağıdaki grafiklerde sıralanmıştır.

Burda mümkün olduğu kadar birbirinden bağımsız ve alakasız büyüme ve gelişme süreçlerini vurgulamaya çalıştık. Bundaki amaç ise gelişim ve büyüme süreçlerini en oturaklı ve sağlam bir şekilde açıklayan modellerin S eğrileri ile kurulduğunu göstermektir. Bir model, herhangi bir fonksiyonu ne kadar birbirinden farklı ve çeşitli veri tipini bir araya getirerek açıklayabilirse, o model o kadar sağlam, bilimsel ve gerçektir. Bu durum, örneklerden sonra dönüp inceleyeceğimiz Modis – Kurzweil tartışmasında Kurzweil’ın en zayıf halkasını oluşturması bakımından kritik öneme sahiptir.

  1. Küçük çocukların kelime öğrenme süreci:
  2. ‘CodeRed’ adlı internet virüsünün yayılımı:
  3. Abd’nin Ay keşifleri:
  4. İtalya’da kurulmuş olan ‘Kızıl Tugaylar’ terör örgütünün kurbanları. Kızıl Tugaylar, 1949 yılında kurulmuş, uluslararası bir Marksist-Leninist terör örgütüdür. Yoğunlaşma alanı hükümette ve özel sektörde yer alan hedeflere karşı suikast ve adam kaçırma eylemleridir. 1978’de eski başbakan Aldo Moro’yu öldürmüş, 1981’de Abd ordusunda general James Dozier’i kaçırmış ve 1984’te Sina Uluslararası Gücü ve Gözlem Gurubu’nun Abd’li başkanı Leamon Hunt’ın öldürülme eylemini üstlenmiştir. Örgüt, 1988’den beri herhangi bir eylem gerçekleştirmemiştir. Grafikteki beyaz yuvarlak noktalar gerçek veri noktalarıdır. Devam eden küçük siyah noktalar ise, bu beyaz noktaların işaret ettiği gerçek veriler S eğrisi şeklinde modellendikten sonra geleceğe yönelik örgütün öldüreceği tahmin edilen toplam kurban sayısının ulaşacağı miktarlardır. Görüldüğü gibi en son gerçek veri 1982 yılında bitmektedir, yani grafiğin oluşturulma ve analizin yapılma tarihi 1982’dir. Bu tarihte yapılan bu analizle örgütün 1982 yılına dek eylem kapasitesinin %90’ına ulaştığı ve 1987 civarına gelindiğinde bu eylem tarzının ömrünü dolduracağı başarılı bir şekilde yorumlanarak gelecek projeksiyonu yapılmıştır. Gerçekten de 1988 yılında örgütün aktif eylemleri son bulmuştur.
  5. Avrupa’da gotik mimari ile inşa edilmiş katedraller
  6. Abd’de inşa edilen demiryollarının toplam mil sayısı ve bir ayçiçeği bitkisinin büyüme evresi. Birbiriyle alakasız bu iki sürecin gelişme ve büyüme süreçlerinin S eğrileri şeklindeki desen benzerliği dikkat çekmektedir.
  7. Bir bakteri kolonisinin büyüme süreci
  8. Abd’de araba üretim süreci ve bir meyve sineği popülasyonunun üreme süreci. Birbirinden bağımsız olan bu iki süreçteki başlangıç, gelişim ve ömrünü tamamlama evrelerindeki genel S eğrisi deseni benzerliği dikkat çekmektedir.
  9. Katolik hıristiyanlığın aziz atama süreci. Hıristiyanlıkta aziz atama oranının, toplumdaki din ile iç içe olma durumuna yönelik bir gösterge olduğu birtakım uzmanlarca belirtilmektedir. Buna göre kilisenin yüzyıllardır düzgün bir şekilde arşivleyerek elinde tuttuğu aziz atama sayıları, grafikteki gibi modellendiğinde iki ayrı S eğrisi ortaya çıkmaktadır. Görüldüğü gibi hıristiyanlık süreci, doğuşundan itibaren kilise otoritelerinin aziz atama sayıları baz alındığında iki ayrı dalgaya ayrılmıştır. Her iki dalga da bu zamana kadar ortalama 1000 yıl hüküm sürmüştür; ilk dalgayı başlatanlar hıristiyanlığın ilk babaları olarak tanımlanan patristikler, ikinci dalgayı başlatan ise 13.yüzyılda doğmuş olan Thomas Aquinas’ın öncülüğündeki tomastiklerdir. İki S eğrisi de birbiri ile kesişmemektedir. İlk S eğrisi 11. yüzyıl civarında sonlanmakta, ama ikinci S eğrisi 13.yüzyıla dek başlamamaktadır. Bu iki boşluk arasındaki geçen zamanda aziz atama süreci, doğal S eğrileri desenine uymamakta, sabit bir oranda devam etmektedir ki bu zaman sürecinde atanan azizler ne patristik ne de tomistik otoritenin adamıdır. Bu doğal olmayan sürecin zaman aralığında meydana gelen olaylar incelendiğinde görülecektir ki bu süreçte hıristiyanlık kimliği farklı şekillerde tanımlanarak vahşi ve militer bir şekilde zemin bulan haçlı seferlerine öncülük eder hale gelmiştir. İkinci S eğrisinin tepe kısmındaki kesik kesik devam eden siyah noktalar, modelin tamamlanmasını ve gelecek projeksiyonunu ifade etmektedir. Buna göre katolik hıristiyanlık büyük ihtimalle, 21. yüzyılda tıpkı 1000 yıl ve 2000 yıl önce olduğu gibi büyük bir değişim geçirecektir. Bu tahmini destekleyecek bir bulgu da Papa 2. John Paul’un aziz atama sayısının yılda 1,5 olarak tespit edilmiş olmasıdır. Grafikteki ilginç bir kısım da birinci S eğrisinin başladığı bölgedir. Milattan sonraki ilk yüzyıllarda aziz atama sayısı, görüldüğü gibi sonraki yüzyıllara nazaran daha fazladır ve sürecin genel gidişatında burda bir sapma mevcuttur. Bunun açıklaması ise şu şekildedir: insanlar uzun süredir bir kurtarıcı beklediklerinden dolayı bastırmış oldukları bu içsel enerji, kurtarıcının geldiğine inandıklarında birden ortaya çıkmış ve bu ihtiyaca yönelik de aziz atama oranı bu zaman diliminde normalden daha fazla olacak şekilde grafikte hafif bir sapma meydana getirmiştir. Yine ikinci önemli ve ilginç bir bulgu da ilk grafiğin milattan önceki kısmıdır. Veriler doğal S eğrisi şeklinde modellendiğinde, hıristiyanlığın başlangıcının genel kanı olarak bilinen milat anına yani Hz.İsa’nın doğumuna değil, bundan 300 sene öncesine dayandığı tezi önümüze çıkmaktadır. Çünkü S eğrisinin en alt kısmındaki, tabandan tavana toplam %1’i kadar olan yükseklik, eğrinin başlangıç anının ortalama konumunu vermektedir. Peki böyle bir şey olabilir mi? Daha Hz. İsa doğmadan 300 sene önce birileri tarafından aziz atanmaya başlanmış olabilir mi? Bu nokta araştırıldığında durum daha da ilginç hale gelmektedir. Milattan önce 3.yüzyıldan itibaren bölgede hakim inanç Esseni’lilerin yahudi dini öğretisidir. Esseni’liler, yahudiliğin o zamanlar baskın olan üç mezhebinden birine mensuptur ve ‘Ölü Deniz Yazmaları’ denilen el yazmaları topluluğunun 1947’de bulunmasıyla kendileri hakkında daha fazla bilgiye ulaşma imkanı doğmuştur. Bu yazmalar içinde, milattan önce 300 yıllarından 1946 yılına kadar dokunulmadan korunan Tanah (Tevrat ve Zebur’u kapsayan yahudilerin kutsal kitabı) kısımları olduğu saptanmıştır. Tanah, hıristiyanlarca Eski Ahit adıyla anılmaktadır ve hıristiyanlığın kutsal kitabı Kitab-ı Mukaddesin de ilk kısmını oluşturmaktadır. Ayrıca bir çok kabalistik öğretinin ve tekniğin de bu Esseni’lerden geldiği görüşleri mevcuttur. Tüm bu bilgi ve bulgular ışığında hıristiyanlığın Hz.İsa’nın gerçek öğretileriyle değil, daha en başlardan itibaren kabalistik yahudi öğretilerle çevrelenerek gelişip devam ettiği, ortaya konacak tezlerden biri olabilir.Bu bağlamda Komutan’ın ‘Yeni Dünya Düzencileri, İstanbul ve Papa’ ve ‘Yahudi Papa, Habeşli Köle’ başlıklı yazıları ile Emir Yıldızdan ağabeyin ‘Papa Yahudileri Neden Aklıyor?’ başlıklı yazısı önemle tefekkür edilmelidir.

    http://www.onaltiyildiz.com/artikel.php?artikel_id=10
    http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=2143
    http://www.onaltiyildiz.com/artikel.php?artikel_id=125Bu örneklerden sonra Modis – Kurzweil tartışmasına dönebiliriz. İlk etapta Kurzweil’ın meşhur singularity grafiğini tekrar hatırlayalım:

Kurzweil, bilgisayar gücünün çok hızlı bir şekilde artmasıyla bilgisayarların zekasının insan zekasını, daha sonra da tüm insanların kollektif zekasını geçeceğini ve yeni bir insan-üstü ‘posthuman’ devri yaşanacağını iddia ediyordu. Kurzweil’ın, kendi sitesi olan singularity.com’daki kaynaklar kısmında yer alan tüm grafikler incelendiğinde görülecektir ki bunların tamamını bu grafiği desteklemek üzere hazırlamıştır. Burda önemli bir nokta da grafiklerin ve kullandığı verilerin doğru olduğudur, verilerin kendisinde bir sıkıntı yoktur; ama işin kilit noktası, yanlış veri değil, eksik veri kullanmış olmasıdır. Tıpkı televizyon kaynaklı görsel propagandanın adeta bir sembolü haline gelmiş şu görselde olduğu gibi:

Bu görselde televizyonun gösterdiği veri yanlış bir veri değildir, ama eksik bir veridir; bilinçli olarak bir amaç doğrultusunda manipule edilmiştir. Şimdi Kurzweil’ın bu manipulasyon noktalarını, Modis’in bilgi ve tecrübesinden de faydalanarak karşıt makalesindeki ağırlık merkezlerini inceleyerek ortaya çıkaralım.

 

  1. Gelişim ve büyüme süreçlerinde, Kurzweil’ın grafiğinde gösterildiği gibi bir noktadan sonra sert bir dirsek vererek yukarıya doğru hızla sürekli bir artış durumu yoktur.

 

Kurzweil’ın grafiği ‘J eğrisi’ şeklindedir, J’nin taban bölümü biter bitmez sert bir dirsek vererek grafik gövde kısmına geçip yukarıya doğru sürekli artan bir eğilim göstermektedir. Doğal gelişimin grafiği olan S eğrisinde ise, gelişim sürecinin başlarında S eğrisi, J eğrisine benzemektedir; Kurzweil’ın manipulasyonunun en kritik kısımlarından biri de tam da bu noktadır.

Yukardaki grafikte, bir J eğrisinin ve S eğrisinin matematiksel formülasyonu görülmektedir. Yatay eksen zamanı, dikey eksen ise gelişimin 0 noktasından yani doğum anından %100 noktasına yani ömrünü tamamlama anına kadar olan ömür süreçlerini göstermektedir. T parametresi, yani zaman parametresi küçük değerlerdeyken iki grafik de birbirinin aynısıdır. Zaman değeri arttığında ise S eğrisi, J eğrisinden ayrılmaktadır. Bu da şu demektir: Herhangi bir gelişim sürecinin başlarında, bu kısa zaman sürecindeki veriler kullanılarak hiç durmayacak ve bitmeyecek şekilde bir  gelişim modellemesi yapılıp sanki gelecekte bir J eğrisi oluşacakmış gibi, insanlar buna inandırılabilir.

 

Yukarıdaki grafikte S eğrisinin J eğrisinden net olarak ayrılmaya başladığı nokta, iki eğri arasındaki toplam sapmanın %15 olduğu andır. Bu an da dikey eksende görüleceği gibi S eğrisinin ömrünün ilk baştaki %10 ve %20 aralığındaki %13’e denk geldiği noktadır. %13, %100’ün ortalama 7.7 katıdır. Bu da şu demektir: Önümüze bugün şu an mevcut verilerle oluşturularak bir gelişim süreci eğrisi şeklinde getirilen J eğrisi grafikleri, J şekline en fazla benzediği anda, gelişim sürecinin henüz ortalama 1/7’lik yolunu ancak tamamlamıştır. Bu 1 parçaya bakıp da geriye kalan 6 parçanın da benzer şekilde hızla gelişerek devam edeceğini iddia etmek; yeni doğan bir çocuğun bebeklikten 10 yaşına kadar olan büyümesine bakarak geriye kalan 60 yılda da benzer şekilde büyüyüp evlere sığmayacak hale gelmesini iddia etmeye benzer.

 

Bu %13’lük nokta, grafikte de görüleceği gibi aynı zamanda Kurzweil’ın J eğrisindeki yukarıya doğru sert dirsek verme sürecinin başlangıcıdır. Kurzweil, kendi singularity grafiğini sempozyumlarda, sunumlarda,vs. açıklarken bu noktayı önemle vurgulamaktadır, tabi S eğrisinden veya %13’lük orandan bahsetmeyip doğal bir süreç olduğunu iddia ederek; peki neden? Çünkü ancak bu şekilde uyduruk ve herhangi bir bilimsel dayanağı olmayan argümanla izleyicilerin zihnini gerçek gelişim süreci olan S eğrisinden kaçırarak kendi modeline odaklayabilir. Aynı zamanda kendi modelinin en zayıf noktalarından biri bu bölge olduğundan dolayı, modelindeki bu bölgeyi ‘teknoloji yakında hiç beklenmedik bir hızla yukarı sert dirsek vererek tüm insanlığı geçecek’ tezi ile örtmektedir.

 

J eğrisindeki yukarıya doğru dirsek verme durumunun gerçek hayatta böyle olmadığını gösteren bir örnek, Abd’nin ham petrol üretim sürecinin gelişimidir.

Grafikte dikey eksen, kümülatif olarak en baştan itibaren üretilen toplam milyon varil sayılarını göstermektedir. Abd’de ham petrol üretiminin bir gelişim süreci olarak ciddi bir şekilde başlaması 19.yüzyılın ikinci yarısına denk gelmektedir. Bu sürecin 1859 – 1951 yılları arasındaki ortalama ilk yüz yılında üretimin gelişimi, J eğrisine benzemektedir, daha sonra belirgin bir şekilde gerçek verilerden de anlaşılacağı üzere süreç S eğrisine evrilmiştir. Bu eğri üzerindeki önemli bir dönem de çembere alınarak gösterilmiş olan 1930’lu yıllardır. Bu dönemde neredeyse tüm atların yerini ulaşım aracı olarak otomobiller almış ve hızla artan bir petrol ihtiyacıyla dünyada adeta bir ‘petrol çağı’ başlamıştır. Bu dönem, şu anki teknoloji çağıyla benzerlik göstermektedir. Teknoloji çağında neredeyse artık her işi insanların yerine robotlar ve akıllı bilgisayarlar yapmakta ve artan bir hızla ‘teknoloji çağı’ devam etmektedir. Eğer Kurzweil, singularity teorisini bugünün teknoloji çağında değil de 1930’ların petrol çağında ortaya koymuş olsaydı o zaman elindeki 100 yıllık ham petrol üretimi verilerine de güvenerek çizdiği J eğrisine dayanıp bugün dediği gibi diyecekti ki: ‘bu noktadan sonra artık grafik yukarıya doğru sert bir dirsek vererek sürekli artan bir gelişim süreci şeklinde devam edecek’. Kurzweil’ın grafikte çember içine alınmış olan dirsek noktası burda, tüm gelişim sürecinin ilk %7’lik dilimine denk gelmektedir. Sürecin ömrünü tamamlamasına ise daha %93’lük bir dilim, yani o an kadar gelinen zamanın 13 katı kadar bir zaman vardır. Önemli bir detay da, Kurzweil’ın dirsek noktası %7’lik dilimin işaret ettiği zaman olan 1930 yılı alındığında; herkesin açık bir şekilde aslında gerçeğin J değil S eğrisi olduğunu görebilmesinin 1951 yılından itibaren başlıyor olduğudur. Kurzweil, bugünkü singularity tezinde bu noktadaki uyanıklığı uygulamaktadır: İnsanların kendi ortaya atığı J eğrisindeki tezgahı görebilmelerini sağlayacak S eğrisi başlangıç noktasını fark edebilmelerini engellemek için daha önceki bir tarihte bu dirsek noktasını açıklamak ve tüm gerçek verileri J eğrisine oturacak şekilde manipule etmek.

 

Burda görüldüğü gibi zorlama bir işlem vardır, gerçeği modelleyip gerçeğe göre hareket etmek değil, kendi kafalarındaki bir inanca göre tüm gerçekliği değiştirmeye zorlama vardır, bunu başarmak için de gerçeğin temsilcisi olan S eğrisi başlamadan tüm olaylara müdahele etmeleri ihtiyacı doğmaktadır. Bu bağlamda Komutan’ın daha 2006 yıllarında Baki Günay abiye verdiği röportajdaki ‘Tanrı’yı kıyamete zorlamak’ kavramı üzerinde siyonistlerle ilgili şu cümleleri kritik öneme sahiptir:

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=3748

‘…Bunların diğer Musevilerden farklı bir anlayışları bulunmaktadır. Tanrı’nın vaat etiği günü beklemeyecekler. Kendileri Tanrı rolüne sahip olmak istiyorlar. Böylece Dünyayı ele geçirmek istiyorlar. Bir takım Hahamları kullanıyorlar. Hahamlar ‘da Tevrat’ın farklı efsaneleri ile hareket ediyorlar. Tanrı’yı kıyamete zorlamak isteyen görüşlere sahipler. Bunların amaçlarından biri de dünyayı psikolojik olarak ele geçirmek için çalışıyorlar. İşte bugün sihir, büyü ile yapılan programların finansörleri bunlardır…’

Yine singularity ve yapay zeka çalışmalarının hızlanmasına ve insanların kendi eliyle bu süreçlere müdahele edip zorlamasına Latif Baba’nın, Kulbak Bilge’de vurgu yaptığını düşünmekteyim:

İki resimde de benzer bir ifade vardır: ‘Deccali inşa ediyor insanlık’ ve ‘Elleriniz ile inşa ediyorsunuz’.

 

Elleri ile inşa etmek durumu, doğal bir sürece doğal olmayan bir şekilde müdahele ederek zorlamak anlamına gelebilir. Kurzweil’ın bu bağlamda singularity’yi zorlayarak bir an önce gerçekleştirebilmek için acele ettirmesi de manidardır.

 

Peki Kurzweil ve temsil ettiği cenahın, gelişim süreçlerini doğal olmayan yollarla zorlamaları sonucunda başarıya ulaşmaları mümkün müdür? Gelişim süreçlerini incelediğimizde bunun başarısızlıkla sonuçlanacağını öngörebiliriz. Çünkü bir süreç, henüz S eğrisinin alt tabanında başlangıç evresindeyse ve kısa sürede çabucak büyüsün gelişsin diye zorlanırsa o süreç, ‘prematüre ölüm’ şeklinde sonlanır. Bu, tıpkı daha 3 aylık bir çocuğun anne karnında gelişimine müdahele edip 4. ayda doğmasını zorlamaya benzer; sonuç, erken ölümdür.

 

  1. Gelişim ve büyüme süreçlerinde, bir noktadan sonra sürecin büyümesi durma evresine girerek doygunluk noktasına ulaşır.

 

Bu hususu izah edebilecek en iyi örneklerden biri de bir ülkenin ekonomik büyüklüğünün ölçütlerinden biri olan GSYİH’in (gayrisafi yurtiçi hasıla) gelişim sürecidir. Abd’de de dolar bazında bu parametre, en başlarda J eğrisine benzer şekilde hızla gelişim göstermiş, ama bir zaman sonra doygunluğa ulaşarak durma noktasına girmiştir.

Bu grafiğin gösterim şekli, diğer grafiklerden daha farklıdır. Şu ana kadar gösterdiğimiz grafikler lineer grafiklerdi, bu grafik ise logaritmiktir. Yani lineer grafiklerde dikey eksende sayısal skala, yatay eksende olduğu gibi eşit aralık değerleriyle artar;  logaritmik grafiklerde ise dikey eksendeki eşit aralıklar arası mesafe birbirine eşit değil, birbirinin 10’un katları olacak şekilde artmasıyla elde edilir. Bu grafikte açık gri çizgi, lineer grafikte aslında S eğrisi şeklindedir; düz çizgi ise J eğrisi şeklindedir; sadece gösterim farklıdır. Görüldüğü gibi nokta nokta şeklinde grafiğe işlenen gerçek veriler J eğrisi şeklinde değil, S eğrisi şeklinde gerçeğe en yakın bir biçimde modellenmiştir.

 

Bu grafiği seçmemizin başka bir önemi ve mantığı vardır: Kurzweil, Modis’in makalesine karşı cevap verirken ‘Modis, sanki ben S eğrilerini kabul etmiyorum ya da yok sayıyorum gibi bir algı oluşturmuştur. Halbuki “Singularity Yaklaşıyor” (Singularity is Near) kitabımda S eğrilerinden ve öneminden ben de bahsettim. Ayrıca benim singularity teorim teknolojik gelişim ile ilgilidir, Modis’in örnek verdiği gayrısafi yurtiçi hasıla,vs. gibi konuların benim teorimle bir ilgisi yoktur’ şeklinde bir ifade kullanmıştır.

Kitabın 344. sayfasında Kurzweil’ın ilgili cevabından bir kesit, şekilde görüldüğü gibidir. Şimdi bu nokta, tartışmanın kızıştığı, Kurzweil’ın ateş hattına iyice girdiği bir noktadır. Kurzweil’in sunduğu verilerin tutarlılığını, kendi kitabı olan ‘Singularity Yaklaşıyor’daki ilgili kısımları inceleyerek test edeceğiz. Kurzweil, 2005 basım tarihli kitabında 49.sayfada S eğrilerinden gerçekten de açıklayıcı bir biçimde bahsetmektedir:

Yalnız burda S eğrilerini, kendi modeli için kullanmıştır. İddiasına göre S eğrileri, kendi singularity teorisinde uç uca eklenerek bir J eğrisi modelini meydana getirmektedir; tıpkı singularity grafiğinde 1900’lü yılların başından itibaren elektromekanik, röle, vakum tüpü, transistör, entegre devre süreçlerinin S eğrilerini uç uca ekleyip J eğrisi oluşturduğu gibi. Bu noktaya daha sonra geleceğiz. Tartışma makalesinde Kurzweil’ın, gayrısafi yurtiçi hasılanın kendi singularity teorisiyle ilgisinin olmadığını söylediğini belirtmiştik. Ama Singularity Yaklaşıyor adlı kitabında singularity’yi desteklemek için verdiği örneklerden biri de Abd’nin gayrısafi yurtiçi hasıla grafiğidir, yani üstte bizim gösterdiğimiz GSYİH grafiğinin aynısını 96. sayfada kanıt olarak sunmuştur:

İki GSYİH grafiği de karşılaştırıldığında görülecektir ki, aynı veriler kullanılmıştır; tek fark Kurzweil’ın kitabı 2005 basımı olduğu için bu tarihten daha önce, 2000 yılına kadar olan verileri grafiğinde kullanmıştır, bu tarihe kadar GSYİH gelişim süreci J eğrisi şeklinde devam etmektedir, ama daha güncel olan 2012 yılına kadarki verilerle aynı grafik oluşturulduğunda sürecin J eğrisi değil, tepedeki durma noktasına gelen bir S eğrisi şeklinde olduğu açıkça görülecektir.

 

Yani burda Kurzweil, gelecek projeksiyonu yapmak için erken davranmıştır. Yaptığı GSYİH projeksiyonunun da sunulan bulgular ışığında yanlış olduğu su yüzüne çıkmıştır. O zaman bizim de Kurzweil’a şöyle bir soru sorma hakkımız doğmaktadır: ‘Madem Modis’le olan tartışma makalende GSYİH’in singularity ile alakalı olmadığını söylüyorsun, ne diye o zaman singularity’yi desteklemek için Singularity Yaklaşıyor adlı kitabında manipulatif bir şekilde sanki bir J eğrisi şeklinde modelleniyormuş gibi GSYİH projeksiyonu yaptın?..’

Kurzweil, kendi kitabında GSYİH projeksiyonu gibi, başka örnekler de sunmuştur. Bunlardan önemli bir tanesi de internet kullanıcı sayısındaki gelişim sürecidir:

Grafik 2003 yılına kadar olan internet kullacılarındaki artışın gelişim sürecini göstermektedir ve J eğrisi şeklindedir. Daha güncel olan 2017 Temmuz ayına kadarki verilerle aynı grafik oluşturulduğunda Kurzweil’ın burda da tıpkı GSYİH projeksiyonunda olduğu gibi erken davrandığı ortaya çıkmaktadır, çünkü gerçek süreç S eğrisi şeklindedir:

  1. Bir gelişim süreci, içinde birbirine bağlı ve uç uca eklenen zincirleme gelişim süreçlerini barındırıyorsa bunları kapsayan ana süreç J eğrisi şeklinde sürekli bir gelişim içermez, bir noktadan sonra ana süreç de kendi içinde S eğrisi şeklinde doygunluğa ulaşarak durma anına gelir.

 

Bu üçüncü husus, Kurzweil’ın singularity’sine karşı sunduğumuz ağırlık merkezlerinin sonuncusudur. Yukarda Kurzweil’ın Singularity Yaklaşıyor adlı kitabında S eğrilerini uç uca ekleyerek J eğrisi oluşturma şeklinde modellediğini belirtmiştik. Zira Modis’le olan tartışma makalesinde ‘Ben S eğrilerine karşı çıkmıyorum ya da yok saymıyorum ki. Benim iddiam, teknolojik gelişimdeki S eğrisi şeklindeki her sürecin uç uca eklenerek sürekli ve durmayan bir gelişim içinde J eğrisi şeklinde süreceğidir. Teknolojik gelişimde elektromekanik, röle, vakum tüpü, transistör, entegre devre süreçleri bu şekilde uç uca eklenerek singularity grafiğini oluşturur.’ ifadesini kullanmıştır. Ama bu durum gerçekte böyle değildir, zincir şeklindeki S eğrileri de bir araya geldiklerinde büyük bir S eğrisini oluştururlar:

Ana S eğrisinde gelişim hızının en yüksek olduğu bölge, grafikte de görüldüğü gibi eğrinin tam ömrünün yarısına denk gelen kısımdır. Bu bölgeye yaklaşılırken ve bu bölgeden uzaklaşılırken bu noktadaki gelişim hızı yakalanamaz; daha düşük hızlarla eğrinin taban ve tavanına yol alınır. Bu duruma bir örnek, kimyasal elementlerin periyodik tablodaki keşif sürecidir.

Burda iki grafik aynı anda gösterilmiştir. Alttaki çan eğrisi grafiğinde keşif oranları, üstteki S eğrilerinde ise kümülatif keşif adetleri belirtilmiştir. Hatırlanacağı üzere makalemizin başında çan eğrisi ve S eğrisinin aslında aynı verilerin farklı iki gösterimi olduğunu açıklamıştık. Grafik, 1972 yılında oluşturulmuştur. Periyodik tablodaki elementlerin eski tarihlerden itibaren bugüne dek keşif süreçlerindeki fazlar ve fazlardaki keşif adetleri şu şekildedir:

1.faz: Antik Çağ – Orta Çağ : 12 element,

2.faz: Orta Çağ – 1799 (bu çağ, batının aydınlanma çağıdır): 22 element,

3.faz: 1800 – 1849 (bu çağ, batıdaki bilimsel ve endüstriyel devrim çağıdır): 25 element,

4.faz: 1850 – 1899 (burda elementler sınıflandırılarak guruplara ayrılmıştır): 24 element,

5.faz: 1900 – 1949 (kuantum mekaniği çağı): 14 element,

6.faz: 1950 – 1999 (atomik çarpıştırıcılar çağı): 15 element,

7.faz: 2000 – günümüz (sentezleme teknikleri ile): 6 element.

Elementlerin keşfindeki zincirleme süreçte en hızlı gelişmeler, batının aydınlanma çağı olan 18.yüzyıl ortalarından bilimsel ve endüstriyel devrimlerin sonlandığı 19.yüzyıl ortalarına kadar olan zaman diliminde gerçekleşmiştir. Bu tarihten itibaren yeni elementler keşfedilmeye devam edilip gelişim sürse de gelişimin hızı yavaşlamıştır. Yani bu zincirleme fazların oluşturduğu ana S eğrisi, ömrünün yarısını 19.yüzyılın ortasında doldurmuştur. Bu tarihten itibaren gerçek verilerin de doğruladığı üzere artık eski gelişim hızını yakalayamaz. Yani Kurzweil’ın iddia ettiği gibi uç uca eklenen S eğrisi şeklindeki gelişim fazları, büyük bir J eğrisine dönüşemez; bir süre sonra ömrünü tamamlayarak büyük bir S eğrisine dönüşür.

İkinci bir örnek ise yazılım dünyasından Microsoft Windows işletim sisteminin ilk üretildiği andan itibaren bu güne dek olan gelişim sürecinin seyridir.

Bir yazılım, ne kadar uzun süre yeni bir sürüme ihtiyaç duymuyorsa o kadar oturaklı, sağlam, sorunsuz ve gelişmiş demektir. Dolayısıyla yazılımın sürümleri arasında geçen süre ne kadar uzunsa, o sürümleri en gelişmiş ve en uzun ömürlü sürümleridir diyebiliriz. Bu mantıkla oluşturulan grafikte dikey eksen sürümler arası gün aralıklarını, yatay eksen ise sürümlerin piyasaya sürülme zamanlarını belirtmektedir. Her düz tepeciğin yatay uzunluğu, o sürümün ömrünü; tepecikler arası merdiven gibi inip çıkan dikey çizgiler ise sürümler arası artan veya azalan zaman aralıklarını ifade etmektedir. Grafik görüleceği üzere çan eğrileri şeklindedir; her çan eğrisi bir S eğrisi şeklinde de modellenebileceğinden bunları uç uca eklenen S eğrileri şeklinde de düşünebiliriz. Her bir çan eğrisinin aşağıdan yukarıya merdiven çıkışı, sürümler arası gün sayısı giderek arttığından daha gelişmiş ve olgun sürümlerin peş peşe geldiğini yani gelişme evresini; tepedeki sabit bölge, en gelişmiş sürümün konumunu; tepeden aşağıya doğru merdiven inişi de sürümler arası zaman aralıkları kısaldığından bu durumun yazılımda sıkıntıların arttığını göstermesi bakımından artık yazılımın ömrünü tamamladığını göstermektedir. Birbirini takip eden 3 fazın yani uç uca eklenen 3 S eğrisinin en gelişmiş noktası Windows XP sürümüdür. Bu sürüm, Windows’un en uzun süre ömürlü olan sürümü olmuştur. Bundan sonra gelen hemen alt tepeceğindeki kısım Windows Vista’dır ve ömrü, XP’nin ömrünün %57’sidir. Vista’nın yanındaki Windows 7’nin ömrü ise XP’nin %53’üdür. Daha sonra çıkan Windows 8’in ise ömrü XP’nin ömrünün %44’ü dür. Görüldüğü gibi birbirine uç uca eklenerek ortaya çıkan büyük S eğrisinde de artık merdiven inişi başlamış ve bu tahminlere göre Windows işletim sisteminin 2020’lerde ömrünü tamamen dolduracağı tahmini yapılmıştır. Bu tahmin, bir önceki yazımızda ele aldığımız donanım sahasındaki mikroçip üretimi ile ilgili olan Moore kanununun 2020’lerde ömrünü tamamlayacağı tahmini ile birebir örtüşmektedir.

 

Böylece Kurzweil’ın son hamlesi olan ‘S eğrilerini uç uca ekleyerek J eğrisi oluşturma’ tezi de bu örneklerle çürütülmüştür. Vatikan’ın kendi koltuğunun altında tuttuğu kendi verilerinden derlenen aziz atama sayılarının gelişiminin modellenmesiyle oluşturulan S eğrisi, hıristiyanlık üzerindeki Vatikan tezgahına nasıl bulgu teşkil ettiyse, Kurzweil’ın kendi koltuğunun altında tuttuğu ‘beyaz tavşan’ın gelişiminin modellenmesinin de aslında bir S eğrisi şeklinde olması, Kurzweil’ın tezgahına bulgu teşkil etmiştir. İki aktör de koltuklarının altında sakladıkları en yakın ve en güvendikleri unsurlar ile vurulmuştur.

 

Komutan’ın ‘Ehli Ay Çocukları Deneyi – Tavşan Kardeşler’ başlıklı yazısından:

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=2766&print=1

Tavşanlar, J eğrisi modelinde olduğu gibi ilk etapta yerleştikleri coğrafyada hızla ürerler, ama bir süre sonra yiyecek kaynaklarının tükenmesi, avcı türlerin ortaya çıkması, aynı besin kaynaklarından beslenen diğer canlı türleriyle rekabet, popülasyon içinde ortaya çıkan hastalıklar,vs. gibi etkenlerle hızlı üreme süreci durma noktasına gelerek dengeye ulaşır. Diğer türlü olsaydı tüm dünyanın tavşanlarla kaplanması gerekirdi. Tavşan popülasyonu gelişiminde de J eğrisi teoriktir, gerçek model ise S eğrisi şeklindedir.

Kurzweil, Alice’in beyaz tavşanına tutturduğu köstekli saatle singularity’sinin belkemiğini oluşturan J eğrisi modellemesiyle mesaj vermeye çalışırken, kibirden başı göklere uzanmaya çalışan J eğrisinin kafasına vurup boynunu eğerek S eğrisi şekline dönüştüren esas mesajın köstekli saatin Gerçek Sahibi tarafından kendisine çoktan verildiğinin acaba farkında mıdır?..

 

Yasin Murat Yiğit

Paylaş

Yazar Hakkında

Yorum Bırakın